Ah Şu Çelişkilerimiz…

AH ŞU ÇELİŞKİLERİMİZ!..

Çelişkilerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Kâinat, Yüce Yaratıcı’nın emrinde milyonlarca yıldır mükemmel bir uyum içerisinde akıp giderken; yeryüzünü düzenlemekle görevli Allah(cc)’ın halifesi insanoğlu, bu mükemmel tenasübün olağanüstü bir şekilde zıddını yaşıyor ve yaşatıyor. Maalesef insanoğlu asırlardır ne kâinatla, ne kendisiyle ne de diğer insanlarla uyumlu. Uzak doğu felsefelerindeki “doğayla uyumlu yaşamak” anlayışı ya da kişisel gelişim değil mevzuumuz; gelişmemişliğimiz, “ama”larımız, “rağmen”lerimiz.

“Oku” emriyle insana seslenen Allah Tealâ Kur’an-ı Kerim’de sık sık düşünmekten, akletmekten, tefekkür etmekten bahseder. Bazen bir deveyi örnek gösterir bize, bazen semayı, bazense bir sineği. “Bak” der, “Akıl gözüyle, kalp gözüyle bir bak.” Semaya bakmamızı ister, onda bir çatlaklık, bozukluk, ahenksizlik görüp göremediğimizi sorar. Sonra “Bir daha, bir daha bak” der. “Bakışların çatlak ve düzensizlik bulamayıp aciz ve bitkin halde sana dönecektir” der(Mülk, 3, 4). Ardından deveye, semaya, dağlara, yeryüzüne bakmamızı emreder(Ğâşiye, 17,18,19,20). Onların yaratılışı ve ahengi hakkında düşünmemizi ister. Güneş ve ayın milyarlarca yıldır kendi yörüngelerinde akıp gittiğini, gece ve gündüzün birbiri ardınca geldiğini söyler(Yasin, 38,39,40). Bu mükemmel ahenge dikkat çekip onu üzerinde düşünmemizi istediği gibi yine sıklıkla kendi iç dünyamıza, aklımıza, kalbimize bakmamızı; akıl ve kalbimizin ahenk halinde hareket etmesi ile birlikte iç dünyamızda huzurlu ve uyumlu birer insan olmamızı ister. Tıpkı kâinattaki o muhteşem uyumda olduğu gibi… Çünkü büyüklerimiz insanı “küçük kâinat, kâinatın dürülmüş şekli, özü(zübde-i âlem)” olarak nitelemişlerdir. Kendisiyle uyumlu, diğer insanlarla uyumlu, kâinatla uyumlu bir insan… Ama maalesef insanoğlu bu sıfatlardan hiçbirisine sahip değil. Hayatı hep tenakuzlarla, “ama” ve “rağmen”lerle dolu…

Hayatımızdaki tenakuzları sıralamak elbette zor ve uzun zamanımızı alır, ben burada kanayan yaramız haline gelmiş olan ve hepimizi ilgilendiren sadece birkaç husus üzerinde durmaya, bu çelişkilerimiz üzerinde sizleri düşünmeye sevk etmeye çalışacağım. Bu çelişkilerimiz hakkında neler yapabileceğimiz konusunu ise size bırakıyorum.

Modern teknolojiyle uzakların artık yakın haline geldiği, milyonlarca km mesafenin çok kısa sürede kat edilebildiği ve dünya üzerindeki hemen herkesin birbirinden rahatça haberdar olabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Biz de dünya üzerindeki insanlara karşı olan çelişkilerimizden bahsedeceğiz; artık uzak sayılmamasına rağmen uzaklara gideceğiz:

aclik1. Dünyanın bir ucunda açlıktan ölen ya da en azından aç yatan, temiz içme suyuna hasret, bizim her birimizin evinde poşetler dolusu bulunup tarihinin geçmesini bekleyen ilaçlar dururken ilaç bulamayan yüz milyonlarca insan bulunduğunu, bebeklerin yetersiz beslenmeden hayatlarını kaybettiğini adımız gibi bildiğimiz halde insafsızca, acımasızca ve şuursuzca israf ediyoruz. Hem de “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisini çok iyi bildiğimiz halde. Mahallemizde 3 gündür aç gezen, aç yatan komşularımızdan habersiz tok yatıyoruz…

İsraf deyince sadece ekmeği, yemeği çöpe atmak aklımıza gelmesin; inanılmaz bir şekilde yiyoruz. Oburluk, obezlik artık çağımızın hastalığı haline gelmiş. Kilo vermek için zamanımızı ve paramızı harcıyoruz. Misafirliğe gittiğimizde bize ikram edilen yemekler hakkında ileri geri konuşuyor, tatları hakkında yorumlar yapıyor, beğenip beğenmediğimizi ifade ediyoruz. İki öğün üst üste aynı yemek çıksa “Yine mi?” diyoruz. Bir kap yemeğe muhtaç insanlar varken çeşit çeşit yemekler yapıyor, artanları ise çöp kutusuna bırakmaktan çekinmiyoruz. Yiyecek bulamayanları düşünmeden yemek seçiyoruz. Marka seçiyor, markalara para saçıyoruz, olmayanları düşünmeden… Gereksiz yere saçıp savuranlar Yüce kitabımızda şeytanların kardeşleri olarak nitelendirilirken(İsra, 27), “Yiyin, için fakat israf etmeyin, Allah (cc) israf edenleri sevmez”(A’râf, 31) buyrulurken tıka basa, açlıktan çıkmış gibi karnımızı dolduruyoruz. Efendimiz(sav) midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, kalan üçte birini ise nefes almaya ayırmamızı istediği halde biz nefes almakta güçlük çekecek şekilde yemek yiyor, sonra da kıldığımız namazlardan, tuttuğumuz oruçlardan ve yaptığımız diğer ibadetlerden hayır bekliyoruz.

“İnsanlar açlıktan ölüyor ama biz ölünceye kadar yiyoruz.”

Filistin2. Dünyanın başka bir ucunda insanların evlerine, mallarına, canlarına ve namuslarına tecavüz edilirken, toprakları işgal edilip üzerlerine fosfor bombaları yağarken biz vah-tüh diyerek geçiştiriyor, başımıza bir şey geleceği endişesi olmadan güven içerisinde evimizde oturmaya, işimize, okulumuza, tarlamıza, gezmelerimize/pikniğe gitmeye devam ediyoruz. Sıcak evimizde rahat koltuğumuzda televizyonu açıp onların üzerine bomba yağışını film seyreder gibi canlı yayınla seyrediyoruz. Bununla da yetinmeyip ürünlerini almak, kanallarını seyretmek, gazetelerini okumak sûretiyle kardeşlerimize doğrudan veya dolaylı olarak zulmeden katillere destek oluyoruz. Hem de ümmeti olduğumuzu iddia ettiğimiz Peygamber Efendimiz(sav) “Müslümanlar kardeştir. Ona zulmetmez, onu zalimin eline bırakmaz.” “Müslümanlar bir vücudun uzuvları gibidir. Nasıl ki vücudun bir uzvu rahatsızlandığında diğer uzuvlarda o rahatsızlıktan etkilenirse Müslümanlar da öyledir.” buyururken… Kardeşimiz ölüyor, kardeşimizin namusu kirletiliyor, kardeşimize özgürlük getiriliyor(!), suçsuz yere kardeşimiz zindanlarda çürüyor, işkence görüyor, cesedinin başında hatıra fotoğrafları çekiniliyor ve biz… Biz seyrediyoruz…

Mehmet Akif ne güzel söylemiş:

“Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan

Be hey sıkılmaz, ağlamazsan bari gülmekten utan”

“İnsanlar suçsuz yere ölüyor ama biz gülüyoruz.”

aclik23. Dünyanın daha başka bir ucunda insanlar sel ve deprem felaketiyle evsiz barksız kalmışken, açken, susuzken, ailesini-yakınlarını kaybetmişken, ceset kokuları ve salgın hastalıklar arasında ölüm kalım mücadelesi verirken bizler yine vah-tüh demekle yetiniyor, yardım kuruluşlarına destek olmuyor hatta köstek oluyoruz. Cuma çıkışı o insanlar için yapılan yardım kampanyasına -hiç vermeyenler bir yana- attığımız 1 TL ile vicdanımızı rahatlattığımızı zannediyoruz. Sigaraya günlük 5-6 TL vermekten çekinmiyor, göğün ve yerin hazinelerinin sahibi Allah olduğu halde Allah rızası için yapacağımız ufacık bir yardımla fakir kalacağımızdan korkuyoruz. Evimizi, arabamızı, mobilyamızı yenilemeyi düşünüyor; kendimize, ailemize harcarken yapmadığımız hesabı infak etmeye çağrıldığımızda yapıyoruz. İnfak etmiyor, sıkılmadan israf ediyoruz. Hem de Yüce Kitabımızda: “Size ne oluyor ki Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır…” (Hadîd, 10) “İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz…” (Muhammed, 38) buyrulurken. Efendimiz (as): “Bir Müslüman başka Müslümana yardımda bulunmaya devam ettiği müddetçe Allah (cc) da ona yardım eder” “Kim bir Müslümanın ihtiyacını giderirse Allah (cc) da onun ihtiyacını giderir” “Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun” buyurmuş… Vereceği hiçbir şey olmayanınsa muhtaca güler yüzlü davranmasını, tebessüm göstermesini emretmiş; bunun bile sadaka sayıldığını söylemiş. Biz ise işin sadece gülme kısmındayız. Tüm bunlar yaşanırken biz her şeye rağmen gülüyoruz, ağlamıyoruz. Mazlum, muhtaç ve mağdurlar için gözyaşı dahi dökemiyor, duamızla bile olsa yanlarında olmuyoruz. Söylediğimiz gibi:

“İnsanlar ölüyor ve biz yine gülmeye devam ediyoruz.”

 

Bekir Salih KORKMAZ

Yazar Hakkında:

Bekir Salih KORKMAZ

Hayat hikayem burda:
http://www.eimamhatip.com/hakkimda

Cevap yaz

*Lütfen aşağıdaki matematik işlemini yaparak devam ediniz.