Ana Sayfa KİTAP İNCELEME VE TAVSİYE “Hacı Veyiszade” – Mustafa ÖZDAMAR

“Hacı Veyiszade” – Mustafa ÖZDAMAR

0

Bir imam hatipli olarak, imam hatiplerin açıldığı 1950’li yıllarda yaşananlar hep ilgimi çekmiştir.  Büyük bir özlemle beklenen bu okulların kuruluşu ve sonrasında yaşanan süreç, her imam hatiplinin çok iyi bilmesi gereken konulardır.

O yıllarda yaşayan üç büyük Allah dostunu da çocukluğumdan beri hep isimlerini duyduğum için özel olarak araştırma ihtiyacı hissettim. Bu isimler Lâdikli Ahmet Ağa, Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu ve Mahmut Sami Ramazanoğlu hazretleridir. Üçünün de hayatını okuyunca, hatıralarını öğrenince onlara karşı hissettiğim muhabbet zirveye çıktı. Allah kendilerinden razı olsun, şefaatlerine nail eylesin…

Bu üç şahıs arasında en meşhurları Mahmut Sami Ramazanoğlu hazretleridir. Dolayısıyla kendisi hakkında biraz da olsa malumatım vardı. Ama Lâdikli Ahmet Ağa’yı ve Hacı Veyiszade Hoca Efendi’yi sadece ismen tanıyordum desem yeridir. Bu da bizim ayıbımız. Ayıp diyorum, çünkü okuyunca onları geç tanımanın utancını yaşadım.

Kendilerini nereden, hangi kaynaklardan okudun derseniz…  Lâdik, Konya’nın bize yakın bir ilçesi. Dolayısıyla önce en yakınımdan başlayayım dedim ve Mustafa ÖZDAMAR’ın Lâdikli Ahmet Ağa kitabını okudum. Ahmet Ağa’yı sevenlerin ve tanıyanların hatırlarını toplayan ÖZDAMAR, güzel bir eser meydana getirmiş. Kitabı beğenince hemen aynı yazarın Hacı Veyiszade kitabına yöneldim. Bu kitabı daha daha beğenince ise yine aynı yazarın Mahmut Sami Ramazanoğlu eserini aldım ama bu kez aradığım tadı bulamadım ve başka eserlere yönelmek zorunda kaldım.

İmam hatip denince akla gelecek ilk beş isimden biri olan Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu’yu tüm imam hatiplilerin tanıması gerekir. Bu yazımda Mustafa ÖZDAMAR’ın Hacı Veyiszade’yi anlattığı eserine değineceğim.

1900’lü yıllarda Konya’daki maneviyatın öncüsü olmasından dolayı “İkinci Mevlana” olarak anılan abide şahsiyet Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu, hem imam hem muallim olarak halkına hizmet etmiş, İslam’ın nasıl yaşanacağını en güzel şekilde bizlere göstermiştir. Tüm Konya, onun öncülüğünde Konya İmam Hatip Lisesi’nin inşası ve açılması için fedakârca çalışmış. Okulun inşasında yeri gelmiş amele gibi taş taşımış, yeri gelmiş usta gibi duvar örmüştür. Kapı kapı, kasaba kasaba, köy köy, harman harman gezerek imam hatip okulunun inşası için yardım toplamış, inşasından sonra da çocukların bu okula kaydolması için velileri yönlendirmiştir.

Okulun inşaatında çalışırken Hacı Veyiszade Mustafa Efendi’ye: “Hocam, okulda bir derse de siz girseniz” diye teklifte bulunan idarecilere şu cevabı verir:

“Evladım, ben bugünler için geldim bu dünyaya. Bir değil, beş ders okutacağım inşallah. Müsterih olun. Ama bir müddet bana müsaade edin, yeni binamızı tamamlayalım, ondan sonra başlarız derslerimize. Şimdi derslere başlayacak olursak, sağa sola koşuşturduğumuz için, köy ve kasabaya gidip öğrenci ve yardım topladığımız için, dersleri aksatabiliriz. Herkesin bir tuğlası olsun istiyorum. Herkes nasib alsın bu haseneden, hiç kimse mahrum kalmasın.”

İmam hatip okulunun inşası için gittiği yerlerde ve camide yaptığı vaazlarda sıklıkla şunları söylemiştir:

“Efendimiz (as); Kıyametin hemen sonra kopacağını bilseniz bile fidan dikin, demiş. Biz işte şu an onu yapıyoruz. Kıyametin kıyısında insan fidanları bahçesi oluşturmaya çalışıyoruz, imam hatip mektebi açıyoruz. Bu bahçede ülkemiz ve insanlık için ilim, irfan, iman, adalet, fazilet fidanları yetişecek. Bu büyük haseneden nasipsiz kalmayın. Ne verebiliyorsanız onu verin. Yeter ki bu iyiliğe iştirak edin. Bu mektepler sizin, hepimizin. Neden derseniz, bu mekteplerde yetişecek çocuklar herkese iki cihan azizliği hizmetleri taşıyacaklar…”

Hacı Veyiszade Mustafa Efendi öğrencileriyle ayrı ayrı ilgilenir, derdiyle dertlenirdi.

Talebeleri için etrafına şöyle derdi:

“Bu çocuklar meleklerin kanatlarıyla korunuyorlar. Bu memleketi onlar ileriye götürecekler. Bu milletin sönen, söndürülen kandillerini onlar uyandıracak.”

Sık sık “Kızmayacaksın, kızdırmayacaksın, kırmayacaksın, kırılmayacaksın.” diyen Hoca Efendi’yi zaman zaman öğrencileri kızdırmak isterdi, o da “Size beddua edeceğim açın elinizi der” ve: “Allahım bunları muallim eyle, Allahım bunları muallim eyle!” diye dua ederdi.

Ders okutmak ve derste olmak onun için cennette olmakla eşdeğerdi. Bu yüzden derste iken dalıp giden ve başka şeyler düşünenlere tatlı bir şekilde “Rabbimin cennetini bırakıp da nereye gidiyorsunuz?” derdi.

Şu olay beni çok etkilemiştir:

1957-58 yılında Konya İmam Hatip Okulu müdürü olan şahıs Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bir yazı yollar. Yazıda Arapça ve Tefsir dersleri öğretmeni olan Mustafa Kurucu’nun hem başarılı hem de sevilen bir öğretmen olduğu fakat derslerinde devrimlerden bahsetmediği yazılır. Bundan dolayı tüm öğretmenlere devrim ilke ve inkılâplarını anlatmaları gerektiğini içeren bir yazı yollanırsa iyi olacağı, böylelikle Mustafa Kurucu’nun bu kurala uyacağı düşünülmüştür.

Olayı nakleden Mehmet Tekin Bey o günlerde Aziziye Camii’ndeki odasında Mustafa Kurucu’yu ziyarete gittiğini anlatıyor. Onun naklettiğine göre insanlar derdini anlatırken Mustafa Efendi o bahsi geçen müdürün geldiğini görür. Oda dolu olduğundan müdür yere oturur. Mustafa Efendi de:

“Müdür oraya oturmaz. Müdürün yeri orası değil, baş taraftır.” der ve müdürü yanına çağırır. Müdür, Mustafa Kurucu’nun kulağına eğilerek bir şey söyler ve çıkar.

Cemaat dağılıp çıktıktan sonra Mehmet Bey dayanamayıp Mustafa Efendi’ye:

“Hocam, o münafık bu iltifata değmez. Onu şımartıyorsunuz.” der. Mehmet Bey’i dinleyen Mustafa Efendi hoş tebessümü ile Mehmet Beye cevap verir:

“Aslan Mehmet’im. Ben onu tanırım, gönderdiği yazıdan da haberim var. Fakat ben bugüne kadar talebe yokluğundan şikâyet ettim. Talebe okutmak isterim, okutacak talebe bulamam, talebe gelmez. Kimse evladını istikbali olmayan ilmi öğrenmeye göndermez. Sıkıntım buydu. Medreseleri kapatanların kapıları kapansın, derdim. Bugün medreseler açıldı. Talebe çoğaldı. Benden hizmet etmem, ders okutmam, talebe yetiştirmem bekleniyor. Benim davamın düşmanı olanlar bana bu işi yaptırmamak, beni bu meydandan uzaklaştırmak isterler. Vallahi beni bu meydandan ancak ölüm koparır. Bir talebenin yetişmesi uğruna bin münafığın kahrını çekerim. Ben bir bahçıvanım.

Yâr için ağyare minnet ettiğim ayb eyleme,

Bağban bir gül için bin hâre hizmetkâr olur.

(Yâr için düşmanlara minnet ediyorsam, bununla beni ayıplama! Zira bir bahçıvan güzel bir gül yetiştirmek için belki bin dikenin hizmetkârı olur.)

Benim de bir yârim var, davam var, gayem var. Bundan dolayı ben de bir gül için bin dikene katlanırım.”

Hacı Veyiszade’nin vakur bir hali vardı. Çehresinden hiç eksik olmayan ve gözünün içine kadar yayılan tebessümü, vakarına ayrı bir sevimlilik katardı. Onu gören herkes, mıknatıs gibi cazibesine kapılırdı. Gördüğü yanlışları kırmadan, incitmeden, mütebessim çehresi ile düzeltirdi.

Tanıdığına tanımadığına, sokakta karşılaştığı herkese selam verirdi. Onun o pırıl pırıl gülümseyen, tatlı, sevecen çehresiyle verdiği selamını almak isteyen herkes yolun iki kenarına adeta dizilir ve selamını almak için can atarlardı. Esnaflar dükkânlarından çıkar, hürmetle onun geçişini beklerlerdi. Onun selamını almayı ganimet bilirlerdi. Çünkü selam dua demekti. Onun duasıyla kazançlarının bereketleneceğine inanırlardı.

Bir tarihte bir işleri düşmüş, oğlu Mehmet Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmişler. İstiklal Caddesi’nde yürürlerken hoca yine selam ırmağı gibi çağlıyor, “Esselamü aleyküm, esselamü aleyküm” diye gördüğü herkese selam veriyor.

Oğlu araya girip “Baba” diyor, “Burası Konya değil, İstanbul.  İstanbul’un da en bozuk yerindeyiz. Burda gördüğün herkes Müslüman değil, gayri müslim de var.”

Hacı Veyiszade tebessümle cevap verir:

“Oğlum! Selam nedir? Kimdir Selam? Selam Allah’tır. Selamı yayın buyuruyor Rasulullah Efendimiz. Bu dine dona giresice adamların Selam’a ihtiyaçları yok mu? En çok onların ihtiyacı var Selam’a” der ve selam vermeye devam eder. “Esselamü aleyküm, esselamü aleyküm…”

İstanbul’dan döndükten sonra, derse gelemediği ve örencilerinin ilim irfan öğrenme haklarını bir gün ihlal etmek zorunda kaldığı için öğrencilerinden haklarını helal etmesini ister.

Kapısı, gönlü herkese açıktı. Mevlana’nın “Gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister mecusi, ister putperest ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” sözlerinin yaşayan temsilcisiydi. Zengin, fakir, yerli, yabancı, Müslim, gayri müslim farkı gözetmeksizin herkesi sever ve şefkatle kucaklardı.

Kişilere göre davranmazdı. Net bir insandı. Sade vatandaş karşısında neyse, üst kademedeki insanlar karşısında da oydu. Cumhurbaşkanının karşısında neyse çöpçünün yanında da o olurdu. Yürüyüşü, oturuşu, konuşma tarzı değişmezdi.

Gönül karartan hiçbir cümlesi olmazdı. Etrafına daima ümit saçardı.

Cömertlikte zirve idi. Bir hayır işi olacağında önce o önayak olurdu. Cebinde olan tüm parasını ortaya koyarak hayra öncülük eder ve herkesin gücü nispetince katkı sağlamasını beklerdi. Vermeyenlere gönül koymazdı. Konya İmam Hatip Okulu, onun himmet ve gayretleri ile inşa edildi.

Aktif bir insandı. Hayır ve iyilikte hep en öndeydi. Konya’da hayır anlamında ne varsa onun öncülük ve gayretleriyle kurulmuştu. Kurucu soyadını bundan dolayı almıştı.

Eline geçen her fırsatta bir şeyler öğretmeye çalışırdı. Kur’an okumanın ve öğretmenin yasak olduğu senelerde her türlü tehlikeyi göze alarak hafız yetiştirmiş ve ders halkaları kurarak Arapça öğretmişti.

Ağzı dualıydı. Elini öpen herkese “Âlim ol! Fazıl ol! Hafız ol!” gibi dualar ederdi. Kimsenin davetini kırmazdı. Konyalının sığınağı, dert ortağıydı. Kimin başı sıkışsa hemen Hoca Efendi’ye koşardı. Gecenin bir yarısı çocuğu hastalanan, ineği buzağılayamayan soluğu Hoca Efendi’nin kapısında alırdı. O da gecenin yarısı, kışın ayazı, yazın sıcağı falan demez, ihtiyacı olanın ihtiyacını giderir, derdine derman olurdu. 72-73 yıllık hayatında kendi (nefsi) için yaşadığı bir tek dakika yoktu.

Babası Hacı Veyis Efendi de evladı gibi alim ve fazıl bir insandı. Arif Etik Hoca’nın anlattığına göre bir kış günü Hacı Veyis Efendi’nin elini öpmüş. Elleri pütür pütürmüş. Sebebini sorunca şu cevabı vermiş:

“Hz. Peygamber’in sıcak suyla abdest aldığına dair bir kayda rastlamadığım için hiç sıcak su ile abdest almadım, ondandır…”

Hacı Veyiszade gibi şahsiyetler “İslam nasıl yaşanır ve yaşatılır?” sorusunun cevabını bulacağımız örnek şahsiyetler. Onlar, Peygamber Efendimiz’i adım adım takip eden, onun yolundan giden mübarek insanlar. Onları tanımak, Rasulullah’a giden yolda bize rehber olacaktır.

Kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Kitabı okuyunca bir Konyalı olarak böyle mübarek bir Allah dostunu yeterince tanımadığım için önce pişmanlık; kitabı okuyup kendisini tanıyınca da kendisine müthiş derecede muhabbet duydum. Rabbim şefaatine nail eylesin…

Mustafa Özdamar hoca bu kitapla çok iyi iş çıkarmış. Büyük bir hizmet sunmuş. Sayesinde kıymetli bir insanı tanımış olduk. Allah kendisinden razı olsun…

Sizin İçin Önerilerimiz

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen ad-soyad bilginizi girin